Aşk, insanın en coşkun ama aynı zamanda en kırılgan hali değil midir? Sevmenin güzelliği de, beraberinde getirdiği ve zaman zaman yaşattığı hüznün ağırlığıyla her zaman iç içe değil mi? Aslında hepimiz biliyoruz; kalbimizi birine açmak, onun kırılması ihtimalini de en baştan sessizce kabullenmektir. Sevgiye kucak açarken hüznü dışarıda bırakmaya çalışmak ise, hayatın kendi ritminden kaçmaktan başka nedir ki?
Friedrich Nietzsche'nin de dediği gibi; "Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin. Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin. Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin. Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredeceksin." Hayatı kenardan seyretmekle yetinmeyenler, yaşamın tüm renklerini -aydınlığını da karanlığını da- cesaretle kucaklayanlar değil mi? Evlilerin yemini iyi günde, kötü günde üzerine değil mi?
Ahmet Kaya, o kendine has duruşu ve isyanıyla "Ayrılık da olsun, ölüm de olsun anasını satayım; ne olacaksa olsun, boş ver!" diyerek hayatın iniş çıkışlarını kabullenmenin en çıplak halini gösteriyor bize. çünkü sevda denen şey, yalnızca kavuşmaları ve mutlu anları değil, ayrılığın o acı tortusunu da barındırıyor. Attila İlhan'ın ne diyor; "...çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var, çünkü ayrılık da sevdaya dahil."
Aşık olmak, dışarıdan bakan bir göz için çoğu zaman tutarsızlığın resmi gibi. Felsefeci Roland Barthes, aşık kişi dışarıdan bakıldığında çelişkiler yumağı gibi görünebilir diyor. Oysa ona göre aşık, kendi mantığına ve kendi diline sahip. Belli bir hedefe varıp durmak için çabalamaz, adeta bir döngünün içinde dolaşır. Aynı soruları sorar, aynı cümleleri kurar, aynı korkularla yüzleşir. Bu döngüyü bir zayıflık olarak değil, aşkın doğası olarak görür. çünkü aşk tamamlanıp bitmek değil, sürmek ister. Bekleyiş içindeki aşık, sadece sevdiğini gözlemez; aynı zamanda kendi sabırsızlığına, umuduna ve korkusuna da tanıklık eder, bunları gözlemler.
İki insan bir araya geldiğinde sadece bir ilişki kurmaz; tamamen kendilerine özgü bir anlam evreni inşa eder. Sadece ikisinin bildiği bakışlar, bir tebessüm veya bir şarkının ritmi... Bu dil sözcüklerden oluşmaz, paylaşılan zamanın benzersizliğinin sonucunda ortaya çıkar. Dolayısıyla ilişki bağı koptuğunda yiten yalnızca bir insan değil; o insanla birlikte yaratılan o biricik anlam dünyasıdır da.
Bir dilin tek bir konuşanı kaldığında, o dil artık yaşayamaz. Ayrılığın ardından çöken o sessizlik; yalnızca bir özlem değil, o dili, o ortak mizahı ve bakışı tek başına taşımak zorunda kalmanın yarattığı derin bir sızıdır. Zihin, muhatabını kaybetmiş o sözcükleri bir süre daha taşır, sonra zamanla rüzgara bırakır. Bu yavaş bırakış süreci, sadece giden bir insanın arkasından değil, birlikte kurulan o küçük evrenin yıkılışına tutulan uzun ve acılı bir yastır.
Fizikçi Richard Feynman'ın genç yaştaki eşini kaybettiğinde yaşadığı o ilk şok anı, insan zihninin bu ortak evrene ne kadar derinden bağlı olduğunu ne güzel gösteriyor: Feynman' eşinin öldüğünü öğrendiği anda ne hissetmesi gerektiğini bilemiyor; akıl almak ve ne hissedeceğine dair konuşmak için eve gidip eşine danışmayı düşünüyor. çünkü bu konuyu konuşabileceği yegane kişi yine kaybettiği o insan oluyor. O yüzden başkalarıyla konuşmak doyurmuyor onu.
Peki ne yapmalı? Ayrılığın bu sarsıcı gücünden, o ağır yas sürecinden korkup kapılarımızı insanlara sımsıkı kapatmalı mıyız? Elbette hayır. Sevmeyi istemek, üzülmeyi de göze almak demektir. Sevmek bir cesaret işidir. Sevgi nasıl insanın yaralarını sarıp iyileştiriyorsa, ayrılık da onu yoğurur ve olgunlaştırır. Sevmekten kaçmayın, istemekten korkmayın. Birine kalbinizi açmak, her şeye rağmen yaşamın en değerli deneyimidir. Kendinizi bu eşsiz duygudan, sırf sonu acı bitebilir diye mahrum bırakmak, yaşamı yarıda kesmektir.
Bir de ayrılık bazen "ölüm gibi bir şey oluyor." Yine de sırf ayrıldık diye yaşanmış tüm o güzel anları nasıl bir kalemde silebiliyoruz? Nasıl her şeyi birdenbire yok sayabiliyoruz?
Tilki bile Küçük Prens'e, "ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden" diyor. Anadolu insanı birlikte içilen acı bir kahveye bile 40 yıl hatır biçerken, biz bir zamanlar sevdiğimiz, hayatımızı paylaştığımız birine nasıl bu kadar yabancılaşıp nefret dolu olabiliyoruz? O insanın zihni meşgul etmesi, anıların beklenmedik anlarda ortaya çıkması elbette acı verebilir. Ancak bu acı, onu hiç tanımamış gibi davranmayı, yaşanan onca şeyi bir çırpıda çöpe atmayı ve iletişim kapılarını mutlak bir şekilde kapatmayı gerektirmez.
Model'in şarkısındaki "Silmedim mesajını, unutmak mı sesini? ölürüm daha iyi" sözleri, o ortak hafızayı ve emeği koruma arzusunu en çıplak haliyle kulağımıza haykırıyor. Zamanla elbette iki taraf da değişir, yollar ayrıldıkça başkalaşırız. Artık ne o insan eskisi gibidir ne de biz aynı kalırız. Fakat yaşananların bıraktığı iz, bir insana verilen o samimi değer nasıl yok olabilir? Orhan Veli'nin erişemediği sevdasına söylediği "Zannediyor musun ki ben de sana, şimdiki kadar kıymet vereceğim?" dizesindeki gibi, zaman hislerin şiddetini törpüleyebilir; ama ortada gerçek bir yaşanmışlık varsa o, geçmişimizdeki yerini daima korur. Bizi biz yapan şeylerden biridir, bir parçamızdır artık. Geçmişimizden kaçmak yerine onu özgürce kucaklamalıyız. Ayrılık da ölüm gibi sarsıcıdır; ancak eski bir sevdayı nefretle değil, yaşanmışlığın haysiyetine yakışır biçimde, vaktiyle hayatımızı güzelleştirmiş eski bir dostu anar gibi sakince ve tebessümle kucaklamamız gerekmez mi?